Bazı şeyleri yaşarken anlamıyorum.
Günün içinden geçip gidiyorum. Çayı ocağa koyuyorum, pencereyi açıyorum, dışarıdaki sese kulak veriyorum, bir yere yetişiyorum, birine cevap yazıyorum, sonra başka bir şey çıkıyor karşıma. Gün kendi hızında akıyor. Ben de onun içinde, çoğu zaman durmadan, ne hissettiğimi tam olarak fark etmeden ilerliyorum.
Sonra akşam oluyor.
Masa başına oturuyorum. Önümde bir defter, elimde kalem. Ne yazacağımı bilmediğim anlar da oluyor. Uzun süre boş sayfaya baktığım da. Fakat bir süre sonra günün içinden küçücük bir ayrıntı çıkıp geliyor.
Sabah mutfağa düşen ışık.
Otobüs durağında yanımda bekleyen kadının kırmızı çantası.
Sokakta yürürken duyduğum bir şarkı.
Masada unutulmuş bir fincan.
Birinin söylediği, o anda üzerinde durmadığım bir cümle.
İşte o zaman yazmaya başlıyorum.
Önce sadece gördüğüm şeyi anlatıyorum. Işığın masanın üzerine nasıl düştüğünü, bardağın kenarında kalan izi, bir kapının kapanırken çıkardığı sesi… Sonra fark ediyorum ki ben aslında o ayrıntıyı yazmıyorum. Onun bende bıraktığı şeyi yazıyorum.
Bir anda o sabahın ağırlığını hatırlıyorum.
Bir süredir içimde taşıdığım kırgınlığı.
Özlediğim birini.
Uzun zamandır kendime bile söylemediğim bir düşünceyi.
Yazının bende en çok sevdiğim tarafı bu: Bana, gün içinde üstünü örttüğüm şeyleri geri getiriyor.
Çünkü insan her şeyi olduğu anda anlayamıyor.
Bir duygunun adını koymak için aradan saatler geçmesi gerekebiliyor. Bir karşılaşmanın neden içimize oturduğunu daha sonra fark ediyoruz. Bir günün neden güzel kaldığını, aslında o gün hiçbir büyük şey yaşanmadığı hâlde, çok sonra anlayabiliyoruz.
Ben yazarken bunların peşine düşüyorum.
Büyük hikâyeler aramıyorum çoğu zaman. Hayatımda her gün önemli bir şey olması gerekmiyor. Zaten hayatın büyük kısmı böyle geçmiyor.
Aynı sokaktan yürüyorum.
Aynı bardağı kullanıyorum.
Aynı insanları düşünüyorum.
Her sabah aynı pencerenin önünden geçiyorum.
Bir şarkıyı tekrar tekrar açıyorum.
Bir dükkânın önündeki kediyi görüyorum.
Kış gelirken havanın kokusunun değiştiğini fark ediyorum.
Bir arkadaşımın sesinde küçük bir yorgunluk duyuyorum.
Günler böyle birikiyor.
Ve yazı bana şunu hatırlatıyor: Küçük olması, önemsiz olduğu anlamına gelmiyor.
Bir insanın hayatı yalnızca taşınmalarla, ayrılıklarla, aşklara düşmekle, büyük kararlarla, kayıplarla ve başlangıçlarla oluşmuyor. Hayat, bütün bunların arasında kalan şeylerden de oluşuyor. Kimsenin fotoğrafını çekmediği saatlerden. Kimsenin “bugün ne oldu?” diye sorduğunda anlatmadığımız anlardan.
Sanırım en çok onları yazmayı seviyorum.
Çünkü onları yazınca, günün içinden hızla geçip gitmemişim gibi hissediyorum.
Bir anın yanında durmuşum.
Ona bakmışım.
“Sen de buradaydın,” demişim.
Defterlerime dönüp eski yazılarımı okuduğumda bunu daha iyi anlıyorum. O gün yaşadığım büyük olayları değil, küçük ayrıntıları hatırlıyorum.
Bir odanın kokusunu.
Birinin elini masaya koyuşunu.
Yağmurdan sonra eve nasıl yürüdüğümü.
O dönem sürekli dinlediğim şarkıyı.
Kendimi ne kadar yalnız, ne kadar heyecanlı ya da ne kadar huzurlu hissettiğimi.
Yazı, hayatımı olduğu gibi saklamıyor. Zaten hiçbir şey hayatı olduğu gibi saklayamaz. Fakat bana hayatımın içinden küçük parçalar bırakıyor.
Eve giderken cebime koyduğum taşlar gibi.
Hepsi başka bir günü hatırlatıyor.
Bu yüzden yazmak benim için yalnızca hikâye kurmak değil. Kendime doğru dönmenin yollarından biri.
Günün içinde kaçırdığım şeylere tekrar bakmak.
Bir duygunun yanında biraz daha kalmak.
Geçip giden bir ana, küçücük de olsa, yer açmak.
Ve defteri kapatırken içimden şu cümleyi geçirmek:
Ben bunu yaşadım.
Ben bunu gördüm.
Bu da benim hayatımdı.
